Erdal Tanas Karagöl

Erdal Tanas Karagöl

Faiz tartışmaları

Türkiye’de faiz oranları sürekli sıcak tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Faiz, özellikle dış finansman ihtiyacının arttığı, kurların yukarı yönlü hareket sergilediği ve kur artışının enflasyon üzerinde artış baskısı oluşturduğu dönemlerde Merkez Bankası tarafından kullanılan en etkin araç oluyor.

Hele ki, dünyada faizlerin düşük hatta negatif olduğu bu dönemde faiz artırımları Merkez Bankası için konforlu bir politika aracı olarak gözüküyor. Ancak yüksek faizlerin yatırım ve üretim için yüksek bir maliyete neden olacağı da aşikâr.

Bu nedenle, faiz artırım kararlarının üretim maliyetlerini arttırarak ekonomik büyüme üzerinde oluşturacağı aşağı yönlü baskı ile faiz artırımı yoluyla sağlanacak fiyat istikrarının getirilerini karşılaştırmak zorunlu hale geliyor.

YÜKSEK FAİZ, EKONOMİK BÜYÜME VE ENFLASYON

Yüksek faizin en büyük maliyeti ekonomik büyümeyi düşürerek ekonominin potansiyelinin altında kalması ve bu nedenle daha düşük GSYH büyüklüğüne mahkûm olmasıdır. Diğer bir ifadeyle yüksek faizin maliyeti özellikle bizim gibi orta gelir grubunda yer alan ülkelerin uzun yıllar orta gelir tuzağında kalmasıdır.

Dünya Bankası’nın yaptığı sınıflandırmada 1,036 – 4,045 dolar kişi başı gelire sahip ülkeler orta gelir grubunun alt dilimini temsil ederken, 4,046 – 12,535 dolar kişi başı gelire sahip ülkeler orta gelir grubunun üst diliminde yer alıyor. 12,536 dolar kişi başı gelire sahip olan ülkeler ise yüksek gelirli yani zengin ülkeler grubunu temsil ediyor.

Türkiye daha önce içinde bulunduğu orta gelir grubunun alt diliminden 2003 yılında orta gelir grubunun üst dilimine çıkmış ve halen bu gelir grubunda yer almaktadır. Uzun süre orta gelir grubunda kalmasında sıklıkla yaşanılan, cari açık, kur artışı ve yüksek enflasyon dolayısıyla artırılmak zorunda kalınan faizlerin olduğu tartışma götürmez.

Yüksek faizler düşük kişi başı gelir dolayısıyla ülkenin bulunduğu gelir grubunu etkilediği gibi düşük GSYH tüm makro ekonomik göstergeleri de olumsuz etkilemektedir. Mesela, ülke borç seviyesi yerine, borcun GSYH içindeki payı baz alındığında, ihracat miktarı yerine ihracatın GSYH içindeki payı kullanıldığında ve bütçe açığı yerine bütçe açığının GSYH içindeki payı göz önüne alındığında ülkenin ekonomik göstergeleri kötüleşmiş olmaktadır.

Dolayısıyla hem ülke ekonomisinin büyümesi hem ülkeler arası karşılaştırmalarda kullanılması açısından değerlendirildiğinde GSYH’nin düşmesi birçok makroekonomik göstergenin bozulmasını da beraberinde getirmektedir.

Diğer yandan, enflasyonun ekonomide tüm göstergeleri olumsuz etkilemesi, kurlarda artışı tetiklemesi ve dolarizasyona neden olması faiz artışlarını Merkez Bankası tarafından dönem dönem kullanılan etkili bir araç haline getirmektedir.

Öncelik fiyat istikrarını sağlamak olsa da ülke risk priminin yüksek olduğu, dolayısıyla borçlanmanın da maliyetli olduğu bu dönemlerde ekonomiye dışardan para akışının sağlanmasının ancak yüksek faiz artışı ile gerçekleşebileceği beklenmektedir.

Çünkü, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler yapısal problemler, darboğazlar ve tasarruf açığı gibi sorunlar yaşıyor. Türkiye gibi tasarruf açığı bulunan ülkeler için başta uluslararası portföy ve uluslararası doğrudan yatırımlardan oluşan dış finansman kaynaklarından yararlanmak zorunlu ve vazgeçilemez bir seçenek olarak öne çıkmaktadır.

Yüksek faiz artışı kötü bir tercih olsa da fiyat istikrarı için belirli bir dönem katlanılması gereken zorunlu bir tercihi ifade etmektedir.

Sürekli olarak yüksek faiz dönemlerine dönmemek için özellikle üretim yapısının değişmesi ve tasarruf açığı sorununun ortadan kaldırılması gerekir.